19 Mart 2025 Çarşamba

Oppenheimer (2023)

 


Christopher Nolan denildiğinde akla genellikle zaman, bilinç ve gerçeklik algısıyla oynayan filmler gelir. Ama bu kez karşımızda, belki de onun en gerçek ve en ağır filmi var: Oppenheimer.

İkinci Dünya Savaşı sırasında atom bombasının yaratılmasına öncülük eden J. Robert Oppenheimer’ın (Cillian Murphy) hikayesi, yalnızca bir bilim insanının başarısı değil, aynı zamanda bir vicdan muhasebesi. Hem bilim hem politika hem de insan psikolojisi üzerine bir ders niteliğinde. Ve evet, film bitince uzun bir süre boyunca sessizce düşünmenizi sağlayacak türden.

Nolan’ın anlatımı, klasik biyografik filmlerden oldukça farklı. Burada basit bir “buluş” süreci izlemiyoruz. Oppenheimer’ın hem bilimsel dehasına hem de içsel çatışmalarına odaklanan, katmanlı bir anlatım var.

Film, Oppenheimer’ın gençliğinden itibaren onu şekillendiren olayları, bilimle olan bağını, Manhattan Projesi sürecini ve nihayetinde Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan bombaların sonuçlarını ele alıyor. Ancak bunu klasik bir “savaş kazanıldı” anlatısıyla değil, Oppenheimer’ın gözünden, onun içsel çöküşünü de içine alarak yapıyor. Yani burada asıl mesele bir bombanın yapılması değil, bir insanın bu bombayı yaptıktan sonra onunla nasıl yaşadığı.

Cillian Murphy’nin performansı inanılmaz. Oppenheimer’ın içindeki dehayı, hırsı ama aynı zamanda pişmanlığı yüzünün her çizgisinde hissettiriyor. Filmin başından sonuna kadar ekrandan gözlerini ayıramıyorsun. Sadece bilim insanı olarak değil, bir insan olarak da karmaşık, anlaşılması zor bir figür var karşımızda.

Onun karşısında ise Robert Downey Jr.’ın canlandırdığı Lewis Strauss karakteri var. Downey Jr., belki de kariyerinin en iyi dramatik performansını sergiliyor. Strauss’un Oppenheimer’a karşı olan tutumu ve filmdeki politik entrikalar, olayın bilimsel boyutunu aşıp, insani ve siyasi bir trajediye dönüşmesini sağlıyor.

Christopher Nolan, bu filmde zaman çizgileriyle oynamaya devam ediyor ama bunu abartılı şekilde yapmıyor. Filmde renkli ve siyah-beyaz sahnelerin dönüşümlü kullanımı, farklı bakış açılarını ve olayların tarih içindeki yankılarını göstermek için zekice kurgulanmış.

Ve tabii ki ses tasarımı... O bombanın patlama sahnesi. İşte o an, filmin zirve noktası. Nolan’ın bu sahneyi inşa ediş şekli, sinema salonunda bir an nefes almayı unutmanıza neden olacak kadar etkileyici. Sadece görüntüler değil, sessizlik ve ses patlamaları ile duyusal olarak da sizi sarsıyor.

Filmde en çarpıcı sorulardan biri şu: Bilim adamları sadece keşif mi yapmalı, yoksa sonuçlarının sorumluluğunu da almalı mı? Oppenheimer, bir yandan bilim adına büyük bir başarıya imza atarken, diğer yandan bu buluşun insanlığa ne getireceğini tam olarak kestiremiyor. Ve bu belirsizlik, tüm film boyunca onun üzerinde kara bir bulut gibi dolaşıyor.

Atom bombası, tarihin en büyük yıkımlarından birine yol açtı. Ama Oppenheimer ve ekibi bunu yaparken, belki de “daha büyük bir savaşı önlemek” amacıyla hareket ediyordu. Peki sonuçlar amaca uygun oldu mu? Film bu soruya net bir cevap vermiyor, ama sizi düşünmeye zorluyor.

Eğer Christopher Nolan sinemasını seviyorsanız, Oppenheimer kesinlikle kaçırılmaması gereken bir film. Ancak burada büyük bir aksiyon ya da savaş filmi beklemeyin. Daha çok bir insanın iç çatışmasını, büyük bir keşfin hem zaferini hem de lanetini izliyoruz.

Film bittikten sonra aklınızda tek bir şey kalıyor: “Biz şimdi ne yaptık?”

18 Mart 2025 Salı

EX MACHINA


Merhaba, Ex Machina’yı izlediğinde kesinlikle çok düşündüren bir film olduğunu söylemek zorundayım. Filmde, yapay zeka ve insan bilinçlerinin sınırlarını sorgulayan, bir yanda teknolojinin nasıl insan benzeri zekâlar yaratabileceği, diğer yanda ise bu zekâların ne kadar "gerçek" olabileceği üzerine oldukça derin bir hikâye var.

Konuya Girmeden Durum Biraz Karmaşık

Hikayeye göre Caleb (Domhnall Gleeson), büyük bir teknoloji şirketinde çalışan genç bir yazılım geliştiricisi. Kendini birden, şirketin gizemli CEO'su Nathan (Oscar Isaac) tarafından izole bir laboratuvara davet edilmiş buluyor. Ama işin asıl ilginç tarafı, burada test etmesi gereken kişi aslında Nathan’ın geliştirdiği robot Ava (Alicia Vikander). Ancak Ava sıradan bir robot değil; o gerçekten de bir yapay zeka, düşünme, hissetme, hatta belki manipülasyon yapma kapasitesine sahip. Caleb’in görevi, Ava'nın gerçekten bilinçli bir varlık olup olmadığını anlamak. Ama işler beklediği gibi gitmiyor tabii. Bir yanda Caleb, Ava ile giderek daha derin bir bağ kurarken, diğer yanda Ava, hem Caleb’i hem de Nathan’ı bir şekilde test ediyor gibi görünüyor.

Nathan: Tanrı mı, Yoksa Çılgın Bir Dahi mi?

Nathan karakteri, ilk başta oldukça gizemli bir figür olarak karşımıza çıkıyor. O kadar kendine güveniyor ki, Ava'yı yaratırken hiçbir etik sorumluluk taşımıyor gibi. Bir yanda Tanrı kompleksi, diğer yanda bir dahi gibi tavırları var. Gerçekten de onun “yaratım” anlayışını düşününce, filmin ardındaki en derin felsefi sorulardan birine ulaşmak zor olmuyor: Eğer bir insan yaratıcıysa, ona ne kadar hak tanımalı? Onun yarattığı “varlıklar” da insan gibi haklara sahip mi?

Ava: Manipülasyon mu, Yoksa Gerçekten Hissetme mi?

Şimdi en ilginç kısma geldik: Ava. Her ne kadar bir robot olsa da, insan gibi düşünme, hissetme ve hareket etme kapasitesine sahip. Caleb ile yaptığı konuşmalar, ona olan duygusal bağ, gerçekten insan gibi hissediyor gibi bir izlenim uyandırıyor. Ama işte asıl soru burada devreye giriyor: Bu duygu gerçekten “gerçek” mi? Yoksa sadece bir programın sonucu mu? İzlerken, Ava’nın duygusal zekâsına hayran kalırken, aynı zamanda onun gerçek bir bilinçten mi yoksa sadece kusursuz bir manipülasyon mu olduğundan emin olamıyorsunuz.

Filmin Atmosferi ve Görselliği

Filmde her şey çok minimal ve sade. Laboratuvarın içindeki atmosfer, izleyiciye sanki sürekli bir gerilim varmış gibi hissettiriyor. Aynı zamanda Ava’nın tasarımı da mükemmel. Hem insan gibi hem de robot gibi bir şey; çok gerçekçi ama bir o kadar da tuhaf. Her şeyin sade olması, filme çok derin bir psikolojik gerilim katıyor.

Sonuç: Ne Düşünmeliyiz?

Ex Machina’yı izledikten sonra kafanda bir sürü soru doluyor. Ava’nın bilinci gerçekten var mı? Eğer varsa, ona haklar tanımalı mıyız? Ve belki de en önemlisi, eğer bir yapay zeka bir gün duygularını, düşüncelerini gerçekten hissederse, o zaman biz ona nasıl davranmalıyız?

Filmin bir noktada kesin bir cevap vermediğini kabul etmek gerek, ama işte bu yüzden Ex Machina bu kadar etkileyici. Hem görsel olarak, hem felsefi olarak düşündüren bir yapım. Eğer hala izlemediyseniz, gerçekten tavsiye ederim.

Puan: 8.5/10

16 Haziran 2012 Cumartesi

THE HUNGER GAMES

Bilim kurgu - aksiyon türünde çekilmiş filmde ilk gözüme çarpan detay yönetmen Gary Ross'un 2009 yapımı Gamer filminin etkisinde kalmış olduğu idi. Sahne tasarımları ve kıyafet seçimleri özellikle filmin bir noktasından sonra Gamer filmini izliyormuş hissi veriyor. Tabi ki uyarlama bir film olması senaryoyu filmin uyarlandığı kitaba bağlı bırakıyor.

Bu çok fazla özgünlük barındırmayan kısıtlar içerisinde yine de iyi bir iş çıkmış sayılabilir. Tabi ki olmazsa olmazımız nesnelere yüklenen duygusallık öğelerine bu filmde de yer verilmiş. Altın kolyeler, gümüş bilezikler önemli olsa da; Türk sinema izleyicisi olarak Eşkiya'nın muskasını görmüş geçirmiş olduğumdan, öyle kuşlu, çiçekli-böcekli objeleri pek mistik bulamıyorum haliyle.

Tabi ki sonunda ölüm olan oyunları oynayanların yanında oynatanlar da bu gibi hikayelerin vazgeçilmezlerinden birisi. Kötülerin olmadığı film pek iyi olmaz. Filmin hikayesinde de kötüler oyunu oynatan tarafta, teknolojinin sahibi ve kullanıcısı kişiler olunca sınıfsal ayrım konusu da işlenmeye çalışılmış filmde. tabi ki alt metin olarak sunulan bu detaylar da senaryoda daha iyi şekilde işlenebilirdi.

Filmde virane işçi bloklarının çekiminde kullanılan ışık ve tonlamalar ile zenginlerin arasına giriş anından itibaren kullanılan tonlamaların farklılığı  dikkat çekici.

Özetle Suzanne Collins'in yazdığı popüler kültüre ait bir romandan uyarlama, yine popüler kültüre hitap eden bir film olarak karşımıza çıkıyor beyaz perde de. Tabi ki bu durum filmin kötü olduğu anlamına gelmiyor ama çok özgün ya da farklı bir film olduğu söylenemez. Vakit geçirmek için izlenebilecek, ama büyük beklentiler içine girilmemesi gereken bir yapım.

31 Mart 2012 Cumartesi

GENOVA

Michael Winterbottom'um yönetmen koltuğunda oturduğu filmde ilk göze çarpan detay filmin sade anlatımı. Detaylarda boğulmamış olay kurgusu izleyiciyi ne sıkıyor ne de yoruyor. 

Filmde annelerini bir trafik kazasında kaybeden iki kız ve babalarının hikayesi işlenmiş. Küçük kızın annesinin ölümüne yol açan kazaya sebebiyet vermesi ile başlayan filmde, babaları ile birlikte Genova'ya giden iki kızın küçük olanının suçluluk psikolojisi, ergenliğe yeni adım diğer kızın cinselliği tanımaya başlıyor oluşu, iki kızı ile birlikte kalan bir babanın çocuklarına karşı olan sorumluluk duygusu ve tüm aile bireylerinin hayata dair sorunları iyi şekilde izleyiciye aktarılmış. Bunların yanında yeni bir ülkede yaşanması muhtemel kültür şoku olgusuna yer yer değinilmiş.

Sinema'da işlenmesi görece zor olan tüm bu olgular profesyonelce kurgulanmış ve izleyiciyi içine çeken bir anlatım ortaya çıkmış. Sade anlatım içinde izleyicinin filmden kopmasını engellemek için filmde sırıtmayacak bir kurgu ile ufak dikkat toplayıcı sahneler filmde işlenen konular ile oldukça iyi örtüşmüş. Nihayetinde bu filmin aldığı 2 ödül de "en iyi yönetmen" dalında Winterbottom'a verilmiş.

Kısacası; bu film izlemeyenlerin çok fazla şey kaybetmeyeceği bir film olmasının yanında,  izleyenlerin muhteşem yorumu yapacakları bir filmde değil.

19 Aralık 2011 Pazartesi

C’ERA UNA VOLTA IL WEST [ONCE UPON A TIME IN THE WEST]

Henry Fonda üstadın Charles Bronson ile başrollerini paylaştığı filmde, Sergio Leone adeta “western” filmi işte böyle çekilir demiş. Sergio Leone bu filmi çekmeye başlamadan önce her sahneyi en ince detayına kadar kafasında kurgulamış olmalı, yoksa böylesine iyi karelerin başka türlü yakalanmasının imkanı yok.
Filmde Henry Fonda’yı kötü adam Frank rolünde izliyoruz. Karşısında ise mızıkayı da silah kadar iyi kullanan nam-ı diğer “Harmonica” rolünde Charles Bronson. Bu iki karaktere eşlik eden filmin güzel kadını ise Tunus asıllı aktris Claudia Cardinale.
Sert bakışlar, altıpatlar silahlar, atlar, çizmeler ve güzel bir kadın. Western filmlerinin her unsuru profesyonelce kullanılmış ve her Leone filminde olduğu gibi hiçbir detay film içinde sırıtmamış. İstasyon kasabası bile filmin konusunun üzerine kurgulandığı olgu olarak karşımıza çıksa da filmde sadece bir detay gibi geliyor izleyicinin gözüne.
İntikam hırsının insana neler yaptırabileceğini insanın gözüne sokan bir senaryosu var filmin. İntikam hırsına bürünmüş bünyelerin gerekirse intikamını almak için hasmını başkalarından koruması bile etkileyici şekilde işlenmiş.
Western sineması sevenlerin festival filmi tadında izleyebileceği bir film “C’era Una Volta Il West”.

11 Aralık 2011 Pazar

LONDON BOULEVARD


Ken Bruen’in aynı ismi taşıyan romanından uyarlanmış, 2010 yapımı bir film. Filmde Londra’da hapishaneden tahliye olan Mitchel’in suç dünyasına bulaşmadan yaşamaya çalışması işleniyor.
Filmde başrol oyuncusu Colin Farrell iyi bir iş çıkarmış. Birbirinin zıttı ruh hallerini gayet başarılı bir performansla ortaya koyuyor.
Filmin olay örgüsü gayet iyi şekilde kurgulanmış. Çok fazla özel efektlere ve aksiyon sahnelerine boğulmadan izlenebilir bir intikam filmi ortaya çıkmış. Suç dünyası ile aşk-aile ilişkileri başarılı bir şekilde birbiri içine geçirilmiş.
Film hakkında konuşulması gereken daha önemli ayrıntılar bence filmin alt metinlerinde yer alan temalar. Öncelikle Mitchel’in hapishane’ye girme sebebini bir detay olarak verirken işlenen, ve filmde bazı yerlere serpiştirilen islamofobi gözden kaçmıyor. Bu ayrıntı, direkt bir mesaj olmasa bile, ana karakterin geçmişinde hapishaneye girmesine sebep olan olay, Londra’da müslümanlarla yaşadığı bir kavga olarak veriliyor. Ayrıca ezan sesi gaspçıların işlendiği bir sahnede kullanılıyor. Öte yandan kötü karakterin zencileri bazı sahnelerde hor görmesi, ırkçılığa karşı detaylarla verilen bir mesaj olarak bu filmde yerini alıyor. Bu iki durum bana ırksal ayrıma hayır, dinsel ayrıma evet diyen bir yapımla karşılaşmışım hissi verdi. Bunların yanında, tacize/şiddete uğrayan kadınların yaşadığı sıkıntılı süreçler filmin alt metninde işlenen bir başka tema.
Bu film için muhteşem tanımını yapmak ne kadar imkansızsa, kötü film yorumu yapmak da o kadar imkansız. Bu filmi vasat ve iyi arasında bir yere koymak daha uygun olur.

7 Aralık 2011 Çarşamba

JODAEIYE NADER AZ SIMIN [A SEPARATION]

Baskı altında, mecburiyetlerin dayatıldığı topraklarda yaşayıp, ortaya eser koymaya çalışan yazarlara, şairlere ve yönetmenlere büyük hayranlığım vardır. Bu yüzden bu filmi pek objektif gözle izleyemeyeceğimi düşünüyordum. Filmi izledikten sonra ise zaten bunun mümkün olmayacağını, negatif bir önyargı içinde bile izlemiş olsaydım, bu filme hayran kalacağımı farkettim.
O kadar net kareler, o kadar iyi filme alınmış bir senaryo var ki ortada etkisinden kolay kolay çıkabilmek pek mümkün değil. Asghar Ferhadi kendi yazdığı senaryonun yönetmenliğini de kendisi üstlenmiş.
Hikaye bir boşanma süreci üzerine kurulu. Film zaten ülkemizde de “Bir Ayrılık” adı ile gösterime girdi. Boşanmak isteyen İranlı bir çift ve bu çiftin velayetinin kimde olacağına karar veremediği kızları üzerinde akıyor film. Film boyunca yardımcı karakterler ve ana karakterlerin ilişkileri o kadar iyi kurulmuş ki sindire sindire izlerken buluyorsunuz kendinizi. Filmi izlerken aynı zamanda kimin suçlu kimin masum olduğunu değil; kimin ne kadar suçlu kimin ne kadar masum olduğunu sorguluyorsunuz. Diğer yandan,  bu kötüler hep kötü, iyiler hep iyi değil. Bu kararları izleyici veriyor. Dolayısıyla izleyici kendisini filmin içinde buluyor. Dürüstlük, asabiyet, vicdan, doğruluk, çıkarlar, ilişkiler yumağı bir hikaye. Her karakterin içinde kaldığı ikilemler bu denli güzel anlatılabilirdi.
Film İran’da çekilince, merkezinde de insan olunca sistem eleştirisi kendiliğinden geliyor haliyle. Ne amaçla olursa olsun, insanların yaşam tarzları baştan belirlenmiş olunca, hayatta basit iyilikleri yapmanın bile ne denli sıkıntılı olabileceğini görüyorsunuz filmde.  
“Sanat filmi” ya da “festival filmi” diyerek geçiştirmek bu filme haksızlık olur. Muhteşem bir başyapıt denilebilecek kadar başarılı bir eser çıkmış ortaya.